Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi 2024/391 E. 2024/505 K. — Yerel Hukuk Mahkemeleri Kararı :: Hukuk Asistan
Yerel Hukuk Mahkemeleri Kararı

Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi 2024/391 E. 2024/505 K. — Yerel Hukuk Mahkemeleri Kararı

Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi 2024/391 Esas 2024/505 Karar 24.09.2024 KESİNLEŞMEDİ
T.C. ... 6. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
T.C.
... TÜRK MİLLETİ ADINA
6.ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ GEREKÇELİ KARAR
ESAS NO : ...Esas
KARAR NO : 2024/505

HAKİM : ... ...
KATİP : ... ...

D
DAVA : Alacak
DAVA TARİHİ : 05/07/2004
KARAR TARİHİ : 24/09/2024
KARAR YAZIM TARİHİ : 31/10/2024

Mahkememizde görülmekte olan Alacak davasının yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı vekili dava dilekçesinde; davalılardan ...'un diğer davalı bankanın çalışanı olduğunu, müvekkiline bankaların özel havuz sitesinde hesap açtırması halinde yüksek gelir elde edeceğini beyan ederek müvekkilinden para aldığını, banka şubesinin hesap hareketlerinin banka yönetiminin dikkatini çekmesi üzerine müfettiş incelemesi yaptırıldığını, davalı şahsın banka müşterilerinin onayı olmadan para transferi yaptığı, sahte hesap cüzdanı düzenlediğini, müşterilerinin bilgi ve onayı olmadan para transferleri yaptığının anlaşıldığını, davalı hakkında ceza yargılamasının devam ettiğini, davalı bankanın gerekli özen ve kontrolü yapmamasından dolayı sorumluluğunun bulunduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 1.000.000.000,00 Eski TL'nin tahsilini talep etmiştir.
Davacı vekili 16.02.2018 tarihli dilekçesiyle, müvekkilinin zararı olan 22.069,00 TL dava tarihi itibariyle alım gücünün belirlenmek suretiyle davalı bankadan en yüksek mevduat faiziyle birlikte tahsili yönünde talebini ıslah etmiştir.
Davalı .... vekili cevap dilekçesinde; davacının banka çalışanına güvenerek para teslim etmesi, karşılığında banka hesap cüzdanı ve dekont almadığından bankaya değil, çalışanın şahsına güvenmesi sonucunu doğurduğunu, davacının ağır kusurlu olduğunu, davalının sorumluluğundan bahsedilemeyeceğini, davacının bankada kaydı bulunmadığını, banka ile yapılmış bir sözleşmesinin bulunmadığını ve bankada para kaydı bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Davalı ... cevap dilekçesi sunmamıştır.
Davanın ilk olarak mahkememizin ... .... ... Esasına kayden açıldığı, Mahkememizin .... .... .... Karar sayılı ilamı ile özetle esasa girilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gereğine işaret edilerek Mahkememiz kararı bozulmuş, bozma ilamı akabinde dosyanın mahkememizin 2008/1 Esas kaydını aldığı görülmüştür.
Mahkememizin .... .... .... Esas sayılı dosyası üzerinden bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda Mahkememizin 2008/1 Esas, 2021/746 Karar sayılı ve 19/10/2021 tarihli kararı ile özetle; davacı vekilinin 11.07.2007 tarihinde, davalı ...'a yönelik davayı takip etmediklerini beyan ettiği anlaşıldığından bu davalı yönünden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 150 inci maddesinin beşinci fıkrası uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği, davalı banka yönünden ise, ...'ın davalı ...'nın tanıdığı olduğu ve ilgili işlemler gerçekleştiğinde gerekli özeni göstermediği ve davacının davaya konu zararın oluşmasında % 50 oranında müterafik kusurunun bulunduğu gerekçesiyle, davalı Banka aleyhine açılan davanın kısmen kabulüne, 11.887,29 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verildiği görülmüştür.
Mahkememizin değinilen 19/10/2021 tarihli kararına karşı taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulması üzerine Yargıtay .... .... .... Karar sayılı ilamı ile özetle "...Davalı vekili ıslaha karşı beyan dilekçesinde zamanaşımı definde bulunmuş, Mahkemece zamanaşımı konusunda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiştir. Davalı vekilinin temyiz itirazları arasında zamanaşımı da bulunduğu anlaşıldığından ıslah edilen meblağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi gerekirken bu konu değerlendirilmeden işin esasına girilmesi doğru olmamış..." şeklindeki gerekçe ile mahkememizce verilen kararın bozulmasına karar verildiği, bozma ilamı akabinde dosyanın işbu ...Esas kaydını aldığı görülmüş, Mahkememizce bozma ilamına uyulmasına karar verilmiştir.
Bozma ilamı doğrultusunda mahkememizce öncelikle davalının zamanaşımı definin irdelenmesi gerekmiş olup bu bakımdan zamanaşımı kavramına değinmek gereklidir.
Bir hakkın belli bir süre içinde ileri sürülememesi sebebiyle dava yoluyla elde  edilebilme imkanının kalmaması veya kanunda öngörülen sürenin geçmesi sonucu bir hakkın  kullanılmasının mümkün olmaması zamanaşımı kurumunu ifade etmektedir (Türk Hukuk  Kurumu: Türk Hukuk Lügatı C. I, ... 2021, s. 1244). Zamanaşımı, borçluya borcunu ödememe imkanını veren, ayrıca alacaklıyı alacağını zamanında istemeye teşvik eden bir kurumdur. Başka bir deyişle zamanaşımı kurumu, hukuki güvenlik ilkesinin bir sonucu olarak alacaklıyı, alacağını zamanında ileri sürmeye zorlamaktadır. Zira alacaklının alacağını  kanunda öngörülen süre içerisinde ileri sürmeyip hareketsiz kalması, alacağın tahsili için ciddi bir iradeye sahip olunmadığı hususunda borçluda bir güven uyandırır.
Zamanaşımı bir maddi hukuk kurumu olmadığından borcu sona erdiren değil; var olan  bir hakkın talep edilmesini engelleyen bir savunma aracıdır. Bu niteliği itibari ile de zamanaşımı alacağın varlığını değil, talep edilebilirliğini ortadan kaldırır. Başka bir deyişle kanunun öngördüğü zamanaşımı süresinin dolması, hakkın varlığını sona erdirmemekte fakat  dava yoluyla hakkın ileri sürülmesi durumunda borçlunun bir karşı hakka (defi hakkına)  dayanarak ileri sürülen hakkı sürekli olarak engellemesi söz konusu olmaktadır. Borçlu,  zamanaşımı defini ileri sürerek alacak hakkının zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etmek  zorunda olmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte eğer davalı zamanaşımı defini ileri sürmezse; hakim bu durumu re’sen nazara alamayacak ve şartlar mevcutsa alacağa hükmedebilecektir. Ancak zamanaşımı defini ileri süren tarafın bu hakkını dürüstlük kuralına  aykırı olacak şekilde kullanmaması gerekir. Aksi halde hakkın kötüye kullanılması söz konusu olur. Başka bir deyişle borçlunun zamanaşımı defini ileri sürmesi dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sürece hakkın kötüye kullanılması yasağı gündeme gelmez (Akyol, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, ...2006, s. 65).
Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu haklarının zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması; uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması; ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa  bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken  korunmasının gerekmesi; hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak  istememesi; hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın  sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem,  Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, ...2010. s. 16.)
818 sayılı BK, l l.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı TBK’nın 647. maddesi  ile yürürlükten kaldırılmış; 6098 sayılı TBK ise O 1.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5/1. maddesi; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan  hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanun hükümlerine tabi olmaya devam  eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre, 818 sayılı BK hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.  Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve  başlangıçları 818 sayılı BK’nın 60. maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak  düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı BK’nın  60. maddesinin ilk iki fıkrası;
“Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.
Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru  zaman tatbik olunur. “şeklinde düzenleme içermektedir.
Görüldüğü üzere 818 sayılı BK’nın 60. maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış; bu ölçüt hem  zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi, bu iki  husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekir. Sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı öğrenme gibi sübjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre  öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir.
818 sayılı BK’nın 60. maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir  yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu)  tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı  süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla  birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de  fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin  başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı  olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi, haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren  on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar . Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur (Havutçu, Ayşe: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.)
Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark; sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken, on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve  failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı  değiştirmemektedir.
818 sayılı BK’nın 60. maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise  ceza davası zamanaşımı süresidir . Buna göre, cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından, ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse, tazminat talepleri için de  bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki  zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır. Zira 818 sayılı  BK’nın 60/2. maddesinin düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece, aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir.
Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla, aynı  davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818  sayılı BK’nın 60/2. maddesindeki düzenlenme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza  kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de  failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin  verilirken, aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır.
Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan  fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız  fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet karan verilmiş olması, hatta  soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim,  zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce, fiilin cezayı gerektirir bir  fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde  olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi Akman, Sermet Burcuoğlu, Haluk Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul  1993, s. 723.)
Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı BK  hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası  zamanaşımının uygulandığı durumlarda, zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği  tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının  zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup, zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı BK hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler C. IJ, ...2017, s.  515).
Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu  sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi  açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu  olduğu bir durumda, artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu  durumda, ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on  yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi, bir yıllık nispi zamanaşımı  süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise, bu durumda sadece  nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır  (Tekinay Akman Burcuoğ/u Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş  olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası  zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde, zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir.(Zamanaşımı hususunda yapılan anlatımlar için; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E., 2022/2 K. sayılı kararı ve yine Y. 11. HD. 2022/6079E., 2023/2957 K., 15.05.2023 T. Sayılı ilamları incelenebilir.)
Anlatılan ilkeler ışığında somut olay ele alındığında; Hazine bonosunun vade tarihinin 26/10/1999 olduğu, yine 1597 adet b tipi likit fon bulunduğuna ilişkin belge tarihinin 02/07/2002 olduğu anlaşılmakta ise de, Ceza Mahkemesince suç tarihinin gerekçeli karar başlığında ve kesinleşme şerhinde(derya bozdoğan hakkında bankacılık k. Zimmet suçuna ilişkin kesinleşme şerhinde) suç tarihinin 2003 olarak belirtildiği, (yine ceza yargılaması kapsamında başlangıçta .... Ceza Mahkemesinin 23.1.2004 tarih 2003/385 Esas 2004/5 sayılı görevsizlik ve yetkisizlik kararında dava dosyasının ... ...Ceza Mahkemesine gönderildiği, ... ...Ceza Mahkemesinin 24.2.2004 tarih .... .... .... sayılı görevsizlik kararıyla neticeten ... 2. ACM 2013/158 Esas 2014/379 karar sayılı kararıyla karara bağlanan dosyanın iddianamesinde suç tarihinin 2003 mayıs-2003 ekim ayları olarak belirtildiği ) nitekim davalı banka çalışanının usulsüz ve suç teşkil eden eylemlerinin 2003 yılında da devam ettiği, örneğin ceza dosyası kapsamındaki bilirkişi raporunda da tespit edildiği üzere davacıya başka mudii hesabından aktarma yapılarak ödenen paraların işlem tarihlerinin 27/06/2003 ve 18/09/2003 tarihleri olduğu, bu anlamda ceza zamanaşımının BK hükümlerine göre değil ceza kanunu hükümlerine göre belirlenmesi gerektiği ilkesi de nazara alınarak her iki tarih bakımından da ıslah tarihi itibariyle 15 yıllık uzamış zamanaşımının geçmediği değerlendirilmekle, son eylem tarihi ile ıslah tarihi arasında uzamış ceza zamanaşımı süresinin henüz dolmadığı anlaşılmakla zamanaşımı defi yerinde görülmemiştir.
Tazminat miktarının belirlenmesi bakımından ise kesinleşen ceza dosyası kapsamı, ve dosyamız kapsamından alınan bk raporları ile zarar miktarının 22.069 TL olarak belirlendiği, ve davanın bu tutar doğrultusunda ıslah edildiği anlaşılmıştır.
Tazminatın belirlenmesi kapsamında müterafik kusur bulunup bulunmadığı bakımından ise davalı bankanın tüm işlemlerinde gerekli dikkat ve özeni göstermesi gerektiği gibi istihdam ettiği kişilerin seçiminde de gerekli dikkat ve özeni göstermesi gerektiği, çalışanın davacı ve pek çok kişi ile ilgili bu tür usulsüzlüklerine davalı bankanın sessiz kalması ve çalışanın yaptığı işlemleri denetlememesi suretiyle zararın oluşmasının önüne geçmede aktif davranmaması karşısında, davalı bankanın tam kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Esasen, bankaların mudi ile olan sözleşme ilişkilerini, çalıştırdığı kişiler aracılığı ile yapması, diğer anlatımla, mudi ile çalışan arasında BK'nun 55. maddesinde olduğu gibi haksız eylem ilişkisi bulunmaması nedeniyle, bankalar, BK'nun kurtuluş kanıtı öngörmeyen 100. maddesine göre sorumlu olup, aynı Kanun’un 99/2. maddesi, 100/son maddesindeki kurtuluşu hafif kusurlar için dahi kaldırmaktadır.
Bu itibarla, davalı bankanın meydana gelen zarardan tam sorumlu olduğu kanaat edilerek davalı banka yönünden ıslah dilekçesi doğrultusunda davanın kabulüne dair aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.
HÜKÜM: Yukarıda açıklanan gerekçelerle
1-Davalı ...'a yönelik açılan davanın HMK 150/5. Maddesi uyarınca AÇILMAMIŞ SAYILMASINA,
2-Davalı Banka aleyhine açılan davanın KABULÜ ile; 22.069,00-TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Bankadan alınarak ile davacılara ödenmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine,
3-Alınması gereken toplam 1.507,53-TL karar ve ilam harcından daha önceden peşin ödenen toplam 360,00-TL harcın mahsubu ile bakiye 1.147,53-TL harcın davalı Bankadan alınarak hazineye irad kaydına,
4-Davacılar kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca hesaplanan 17.900,00-TL vekalet ücretinin davalı Bankadan alınarak davacılara verilmesine,
5-Davacılar tarafından yapılan; 360,00-TL Islah Harcı, 1.400,00-TL Bilirkişi ücreti, 2.002,90-TL Tebligat, Posta ve diğer masraflar, olmak üzere toplam 3.762,90TL'nin davalı Bankadan alınarak davacılara verilmesine,
6-Davalı Banka tarafından yapılan yargılama giderlerinin davalı banka üzerinde bırakılmasına,
7-Davalı ... tarafından yapılan yargılama gideri bulunmadığından bu hususta ayrıca bir karar verilmesine yer olmadığına,
8-Gider avansından sarf edilmeyen miktarın 6100 Sayılı HMK'nın 333. Maddesi uyarınca karar kesinleştiğinde iadesine,
Dair, davacı vekilinin ve davalı banka vekilinin yüzüne karşı, diğer davalının yokluğunda 6100 Sayılı HMK'nın 373/4. Maddesi uyarınca gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde Yargıtay nezdinde temyiz yasa yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı. 24/09/2024

Katip ...
e-imza

Hakim ...
e-imza

Bu kararı dosyanızda kullanın

Hukuk Asistan ile Yerel Hukuk Mahkemeleri, Danıştay ve emsal kararlarında gelişmiş arama yapın; kararları dosyalarınıza ekleyin, UYAP ve UETS entegrasyonuyla işlerinizi tek yerden yönetin.

Bize yazın