9. Ceza Dairesi 2011/8882 E. 2012/194 K. — Yargıtay Kararı
9. Ceza Dairesi 2011/8882 Esas 2012/194 Karar 04.01.2012
9. Ceza Dairesi 2011/8882 E., 2012/194 K.
Mahkemesi :Asliye Ceza Mahkemesi Suç : Hırsızlık, mala zarar verme Hüküm : 1- TCK'nın 142/2-b, 35, 53/1. maddeleri uyarınca mahkumiyet 2- TCK'nın 152/1-a, 53/1, 63. maddeleri uyarınca mahkumiyet 3- Temyiz talebinin reddine
Dosya incelenerek gereği düşünüldü: Hükümlü ve müdafiinin yokluğunda verilen 05.06.2007 tarihli hükmün sanık müdafiine 05.07.2007 tarihinde tebliğ edildiği ve hükümlünün de hükmü 08.10.2007 tarihinde yasal süre geçtikten sonra temyiz ettiği anlaşılmakla, hükmün 1412 sayılı CMUK'nın 310. maddesinde öngörülen yasal süreden sonra temyiz edilmesi nedeniyle, temyiz talebinin reddine ilişkin karar usul ve yasaya uygun bulunduğundan, hükümlünün temyiz itirazlarının reddiyle anılan kararın ONANMASINA, 04.01.2012 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY:
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2. maddesinde; katılan, suçtan zarar gören veya malen sorumlu kişiyi ceza muhakemesinde temsil eden avukatın “vekil” olarak, şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukatın ise “müdafi” olarak tanımlanması karşısında, ceza yargılamasında sadece sınırlı bazı hallerde sanığı temsil yetkisi bulunan müdafiin, hukuk yargılamasında davanın taraflarını temsil yetkisi olan vekil gibi değerlendirilemeyeceği, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesinin 1. fıkrasındaki “Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır.” ifadesinde geçen “vekil” tabirinin, ceza yargılamasında müdafiin aynı zamanda temsil yetkisinin bulunduğu hallere özgü uygulanabileceği, temsilin ise sadece yasanın açıkça imkan sağladığı ve sanığın da müdafii kendisini temsil etmek üzere görevlendirdiği hallerde söz konusu olabileceği, aynı fıkranın son cümlesinde "Ancak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır" şeklinde ifade edilen kuralın da bu hususu teyit ettiği, öte yandan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılamanın asgari şartlarını düzenleyen 6. maddesinde, sanığın seçeceği bir müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkı ile avukat tutmak için mali imkânlardan yoksun bulunması ve adaletin selametinin gerektirmesi halinde mahkemece tayin edilecek bir avukatın yardımından ücretsiz yararlanma haklarının dışında güvenceye bağlanan üçüncü hakkının da “kendi kendini savunma” hakkı olduğu, bu hakkın kanun yolu başvuruları dahil olmak üzere soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında kullanılabilmesi gerektiği, adil yargılamanın yukarıda belirtilen asgari şartlarını artırmak ve şüpheli ile sanığı hukuki bakımdan daha fazla güvenceye kavuşturmak amacıyla Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörülen ve uygulamada “zorunlu müdafilik” olarak adlandırılan kurumun ihdas amacı da gözetildiğinde, bu kurumun sanığın evrensel nitelikteki “kendi kendisini savunma” hakkını kullanılamaz hale getirecek veya kısıtlayacak biçimde yorum ve uygulamaya tabi tutulamayacağı, esasen gerek sanığın ihtiyarı dışında yasal zorunluluk nedeniyle gerekse sanığın ihtiyacı ve arzusuna bağlı olarak Barolarca görevlendirilen müdafilerin tümünün görevinin sanığa hukuki yardımda bulunmaktan ibaret olduğu, bu tür görevlendirme ve hukuki yardımların sanığın en temel insan haklarından olan “kendisini bizzat savunma hakkını” kısıtlayamayacağı ve ortadan kaldıramayacağı düşüncesiyle, CMK’nın 150/3 madde ve fıkrasında 06.12.2006 tarih ve 5560 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikten önce kanuni zorunluluk nedeniyle görevlendirilen ve bu zorunluluğun yasal düzenleme nedeniyle kalkmasından sonra gerçekleştirilen 05.06.2007 tarihli hükmün açıklandığı son oturumda hazır bulunmayan müdafiinin yapılan tebligat üzerine hükmü temyiz etmemesi de dikkate alınarak, yokluğunda hüküm kurulan sanığa bizzat kanunyolu başvurusunda bulunarak kendisini savunabilme olanağının sağlanması bakımından gerekçeli kararın uluslararası ve iç hukuk kuralları gereğince tebliğ edilmesi gerektiğini, somut olayda böyle bir tebligat yapılmamış ise de cezaevinde başka suçtan tutuklu bulunan sanığın kesinleştirilen mahkumiyet kararının infaz için cezaevine gönderildiği tarihte bu kararı öğrendiğini ve öğrenme tarihinden itibaren yedi gün içinde gerçekleştirdiği temyiz başvurusunun süresinde olduğunu, dolayısıyla temyiz davasının esastan incelenmesi gerektiğini düşündüğümden, sanığın temyiz isteminin reddine dair sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum. 04.01.2012
Bu kararı dosyanızda kullanın
Hukuk Asistan ile Yargıtay, Danıştay ve emsal kararlarında gelişmiş arama yapın; kararları dosyalarınıza ekleyin, UYAP ve UETS entegrasyonuyla işlerinizi tek yerden yönetin.
İnternet sitemizde gizliliğinizi koruyabilmek ve size daha iyi bir deneyim sunmak için sınırlı sayıda çerezler yer alır. Kullandığımız çerezler hakkında daha fazla bilgi edinmek için Çerez Politikamıza bakın.